28 Ağustos 2019 Çarşamba

Eminönü Balıkçısı

  Zehra Tokur

Yeryüzünün, yavaş-yavaş inzivaya çekildiği vakitlerde, bulutların hüznü, denizin dalgalarıyla cilveleşmesiyle beraber anlıyordum güz mevsiminin geldiğini… Gökyüzü mü şehre hissettiriyordu durgunluğunu, şehir mi gökyüzüne anlatıyordu derdini bilinmez. Bildiğim tek şey; derttaş olmanın vermiş olduğu huzur.
   Fatih’in dar sokaklarından tarihin kokusunu soluya soluya yol alıyordum. Sırtımda çantam, elimde kitap. Kapüşonlu hırkamın ve kulaklığımın eşlik etmesiyle birlikte. Pusulam neresi tam olarak emin değilim. Aradığım şeyi de bilmiyordum aslında. Sadece içimde anlam veremediğim bir fısıltı.
Yollar beni Eyüp, Ayasofya'ya çıkardığında birden  kameramı unuttuğumu fark ettim yüzümde hafif buruk bir şaşırmayla. Ama velakin kameranın yokluğunu aslında anı öldürmeme engel olduğunu anlamıştım, tam üç yıl sonra.

   Tarihler sonbaharın kaçıncı gününü gösteriyordu tam hatırlamıyorum. Lakin yağmurlu bir cumartesi olduğundan eminim. Kendimi şehr-i İstanbul’un kollarına atmış olmalıyım ki soluğu Eminönü’nde  almıştım. Mısır Çarşısı'nın iğne atsan yere düşmeyecek kalabalığın arasından sıyrılıvermiştim hızlı adımlarımla. Farklı farklı dillerin, dinlerin, renklerin arasından…
Bazen bu memlekette kendimi, bir şairin mısralarında, bir roman kahramanının el değdiği mekânlarından yürüdüğümü hissediyordum, botlarımın su birikintileriyle söyleşi yaptığı sokaklarda.
Yağan yağmur biraz daha hızlı atıştırmaya başlamıştı, çehreme buse kondururcasına. Sanki bana biraz daha rotamı göstermeye çalışırcasına. Şemsiyem de yok tabi, fakat bundan şikâyetçi de değildim. Zira Tanrı’nın bereket vermiş olduğu dokunuşlara aramda bir engel koymak istemezdim.

  Derken yağmurla biraz daha muhabbetini koyulaştıran denizin tam kıyısında oturmuş, kulak misafiri oluyordum ister istemez, gözlerimi kapayıp derin bir soluk alırcasına.
Fazla insan, fazla hikâye bu koca şehir beni fazlasıyla acıktırdığını hissettim. Evvela fazla açlığımı bastırmadan almış olduğum taze balık ekmeğimden lokmalar alırken diğer yandan turşu suyumu içip insanları seyrediyordum. Her hikâyenin başrol oyuncusu olan insanları.
Tabi nereden bilebilirdim ki hiç aklımdan çıkmayacak bir hikâyeye şahit olacağımı…
Biraz sonra, az uzakta dikkatimi çeken çöp konteynırının hikâyesine şahit olacaktım. Hafif dağınık saçlı, sırtında küçük bir çantası olan rengini hatırlayamadığım tişörtlü ağabeyi turist sanıyorum. Çöpe yanlışlıkla bir şeyini attı da onu bulmaya çalışıyor diye düşündüm. Diğer yandan ekmeğimden bir ısırık alırken paraya para demeyen balık ekmeğin önündeki yığınlığa bakıyorum. Tanrı’nın onlarca insana vermiş olduğu nimetlere müteşekkir olurcasına. Başımı yine çevirdiğimde orta yaşlı bir ağabey de eşlik ediyor, çöpün içini karıştırmayı.

 Arkadaşlık ya da derttaşlık artık adına ne söylenirse. Bir yandan çöpün içinden çıkardığı şemsiyenin iskeleti sanki yağmurdan korunmaya çalışır gibi başlarına tutmaları fazlasıyla eğlendiklerini gösteriyordu, çehrelerindeki gülümsemelere şahit olunca. Mekândan uzaklaşmaya tam başlayacaklardı ki tam o an genç ağabey çöpten bir dilim simit parçasını bulunca, yüzümdeki şaşkınlığı saklayamadım kendimden. Ve dahası… Bir dilim simiti ikiye ayırıp diğerini eşlik eden yoldaşına vermesi adeta yediğim lokmayı yutamayışımın, boğazımın düğümlenmesine sebep olmuştu. Ve ardından birbirlerinin omuzlarına kol kanat gererek yol almışlardı… Bir  hikâyeyi o anda bırakarak.

Nasıl bir ân’dı ki bu, o kadar kalabalığın içinde böyle bir hikâyeye şahit olmuştum. Diğer yandan çehrelerinden düşen bin parça olan insanların muhabbetsizliğin sinmiş olduğu masanın etrafında yemek yemeleri ve diğer taraftan çehrelerinden okunan müthiş bir manevi huzurla paylaşılan bir dilim simitin vermiş olduğu dostluk, muhabbet ve samimiyet.
O an her şey durgunlaşmış, yağmur kendini dinlenmeye çekmiş toprak ve denizin kokusu vuslata ermesiyle beraber, bende hakikatle olan vuslatımı gideriyordum. Aslında bütün lezzetler bütün samimiyetler; resmedilmiş çerçevenin ayrıntılarında gizli idi, gördürene teşekkür etmekle birlikte.


   Martıların nidaları eşliğinde, çantamdan çıkarttığım kahveye yanık defterimin bulutların rengini andıran sayfasına işliyordum mürekkebimin sırlarını…
Evvela Allah’ın kılıcı Hz. Ali ‘nin de dediği gibi “Nimete karşı şükredildikçe nimet artar, Allah’a karşı şükredildikçe Allah’ın ona olan nimetleri eksilmez.” Zira gönlü güzel insanlarla rızıklandırıldığımız gibi.
Elhamdülillah.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder