10 Eylül 2019 Salı

Cadde

Zehra Tokur

Masmavi gökyüzü, dağların ardındaki eriyen güneşin kızıllığına karışmış kendisini karanlığa teslim etmenin vaktini bekliyordu. O sıra başımı camına yasladığım otobüsün yedi numaralı koltuğunda kulağımda hafif bir müziğin tınısı eşliğinde akşamüstü muhabbetine koyulmuştum, yeryüzüyle.
Öyle ki bir yandan sükûtun huzuru diğer yandan aklımdan çıkmayan zihnimi esir alan o notaların tınısı. Ya da bir mücadelenin vermiş olduğu birer iz. Bilmiyorum bu neyin nesi?
   Tam o esnada muavinin çay ikram etmesi üzerine gözlerimle daldığım yerden çıkıvermiştim. Lakin etkisi altına alan büyülü notaların içinden çıkamıyordum. Çayımı yudumlamaya koyulurken, bilmediğim şehirde geçirdiğim anları saman kâğıdıma aylardan Şubat diye başlayarak ilmek ilmek dikiyordum gecenin mavisine çalan mürekkebimle:


     Ilık, esintili bir gün. Fazlasıyla anlamlı geçen birkaç günün son demleri… Bilmediğimiz şehrin kalabalığı içinde kaybolmuştuk. Caddeler, sokaklar günün yorgunluğunu atmak için geceyi beklerken bizde günü yarılamıştık. Sırtımızda kamp çantalarıyla ufaktan-ufaktan şehri terk etmeye koyulmuşken uzaktan gelen notaların nidalarına kulak kesiliyordum. Ve takip ettiğim endamlı notalar beni işlek bir caddeye çıkartıvermişti. Nasıl bir dokunuştu bu, nasıl içli bir üfleyiş

   Caddede i
ğne atsan yere düşmeyecek bir kalabalık. Gelenler gidenler birbirini kovalarken acaba düşündüğü şey, çalgı kutusuna atılacak bir kaç kuruş muydu? Belki de çok isteyip alamadığı bir ceket miydi siyah bereli, esmer çocuğun düşündükleri...
Elinde pembe renkli bir melodika önünde ise içi iki-üç kuru
şun olduğu çalgı kutusu. Çaldığı eser var ya da ben bilmiyorum bildiğim tek şey o anın hiç bitmesini istemediğimdi.
Lakin, o an
çok dokunmuştu. Kimsenin onu görmemesi onu ayakta izleyip kameraya çekmemesi ya da alkış tutulmaması Sanata aykırı, yürekten çıkan nefese saygısızlık diye düşünmüştüm bir an. Su gibi akan nefesin çıkarttığı notalar caddeyi esir almıştı ya da ben öyle hissediyordum, hissetmek istiyordum.

Tanımadı
ğım o siyah bereli esmer çocuk bi ihtimal kardeşim yaşlarındaydı. On üç yaşlarında. Adı ne, kimlerden hiçbir fikrim yok lakin kendisine, nefesine, mücadelesine hayran kaldığımdan eminim. Hayranlıkla dinlediğim çocuk yorulmuş olmalı ya da artık sukutun vakti geldi diyerek çalgı aletini toplayıp mücadeleci ruhuyla bağdaş kurduğu yerden kalkarak adım adım yoluna koyulup gitti... Gitti ama arkasında bir iz bıraktığından haberi olmayarak gitti.

Çayımın soğumuş olduğunu mürekkebimin bitmesiyle fark etmiştim, yeryüzü de zaten uykuya çekilmiş tekerleklerin yolla olan muhabbetinin sesi, düşüncelerimin arasına karışmıştı. Camda kendi siluetimden ötürü gördüğüm dolunay epeyce yol almıştı kristallerin arasından. Yol uzun sabaha yıllar var... Birkaç günlüğüne geldiğim şehirde dostane muhabbetler kurduğum aynı dertleri dert edindiğimiz insanlarla tanışıp gönül bağı kurduğum gibi tanımadığım insanlarla da kurmuş oldum.
Velhasıl, her şehrin o masum çocukları konuk ettiği caddeler elbette var bazıları peçete satar bazıları enfes şekerlemeler. Bilhassa oyun çağında veyahut bir kitabın içine sığınacak çocuklar caddelere sığınıyordu. Hepsinin hiç değil bir tebessüme bir başlarının okşanmasına ihtiyacı vardı tıpkı rüzgârın buğday başaklarının okşaması gibi kim bilir… Aynı zamanda bir dokunuşun bir nefesin sayesinde, şehrin büyüsüne de inanmış oldum Aydın’ın bende birer büyülü bir iz bırakışı gibi.





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder