19 Şubat 2018 Pazartesi

Osmanlı Devleti'nde Diplomatik Düzenin Değişmesi ve Elçiliğin Önem Kazanması

Derya Erkan
Osmanlı Devleti, tarih boyunca var olan her devlet gibi kuruluşundan yıkılışına kadar kedine has bir takım diplomatik faaliyetler sergilemiştir. Osmanlı Devleti’nin Klasik Dönem boyunca kendi dışındaki kültürlere ve dünyaya bakışı ile XVII, XVIII ve XIX. Yüzyıllarda ki tutumu farklılıklar içermektedir. Bunda Osmanlı diplomasisi için son derece önemli bir yer teşkil eden elçilerin tuttukları raporlar ve sefaretnamelerinde büyük etkisi olmuştur.  Elçiler, kaleme aldıkları sefaretnamelerde doğru ve yanlışlarıyla Batı’daki yaşanan sosyal-ekonomik gelişmeleri olduğu gibi Osmanlı başkentine taşımışlardır.
Osmanlı Devleti, güçlü bir devlet olduğu ve toprak bütünlüğü ve egemenliği Avrupa tarafından tehdit edilmediği sürece, “ad hoc” diplomasiyi gücünün ve üstünlüğünün bir belirtisi ve temel dayanağı olarak kalmıştır.
 Osmanlı Devleti, yukarıda da ifade edildiği gibi Klasik Dönemde savaşın da bir diplomatik yöntem olarak görüldüğü, savaşın diplomasinin bir uzantısı olarak kabul edildiği “ad hoc” diplomasiyi kullanmıştır. Çünkü askeri olarak çok güçlüydü ve istediğini savaşarak kazanıyordu. Ancak, toprak sisteminin değişmesi, merkezileşmesi gibi unsurlarla başlayan Bozuluş ve Kargaşa Dönemi ile birlikte güçten düşmeler ve Avrupa’dan tehditler başlayınca diplomasi ve devletlerle ilişkiler gelişmeye başlamıştır.
Aslında diplomasi, savaşlarda başarısızlıklar yaşanınca, hayatta kalmak için bir organizma olarak görülmüştür. Elçiler, önceden antlaşma yapmak, buyrukları bildirmek gibi sebeplerden giderken, bu dönemle birlikte elçilerin gidiş sebepleri de değişmiştir. Artık elçiler, “biz nerede hata yaptık?” sorusuna cevap aramak üzere gönderilmeye başlanmıştır.[1]
On altıncı yüzyılın sonları ile 17. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nda belirgin bir şekilde siyasî, idarî, iktisadî, ictimaî, ticarî ve askerî bakımdan duraklama ve arkasından da devletin bütün kurumlarında bozulma ile bir çözülme görülmekteydi. Köprülüler döneminde kısmen bazı alanlarda tekrar bir canlılık görülmesine rağmen 1683 II. Viyana kuşatmasında ve sonrasında yaşanan hezimet buna bir son nokta koymuştu.
1683 Viyana bozgununu izleyen 16 yıl süresince Osmanlı İmparatorluğu, tarihinin ilk ve en büyük toprak kayıplarını verdiği Karlofça Antlaşması’nı 1699’da Kutsal ittifakın Katolik kanadıyla imzaladı ve 1700 yılında Rusya ile de İstanbul Antlaşması yapıldı. Gerçekten de 17. yüzyılı, Osmanlılar için hem içerde hem de dışarıda en buhranlı/bunalımlı yıllarını yaşadıkları bir dönem olarak kabul edebiliriz. Bu buhrandan ve yozlaşma döneminden kurtulmak için yeni ve kalıcı tedbirlerin alınmasına ihtiyaç vardı.
Osmanlılar Karlofça’dan Pasarofça’ya kadar diplomatik[2] arenada ve bu sıralarda yapılan müzakerelerde sadece hasım olan Avusturya, Rusya, Lehistan ve Venedik ile değil arabulucu hatta zaman zaman danışman olarak Fransız, İngiliz ve Hollanda diplomatlarıyla da çok yakın temas halindeydiler. Öte yandan, Avrupalı olan İsveç Kralı XII. Şarl ile İmre Tökeli ve Ferenc Rakoczi gibi Macar soyluları ve bunların çok sayıdaki maiyetleri yıllarca Osmanlı İmparatorluğu’nda kaldılar. Buna mukabil Türk erkânının batıda uzun bir süre esaret altında bulunan Temaşvarlı Osman Ağa’nın Hatıratı ile Viyana’ya elçi gönderilen ve göz hapsinde tutulan Zülfikar Paşa’nın takriri de Batı hakkında bilgi edinmenin ve Osmanlıların aydınlanmasının tek taraflı olmadığını göstermekteydi. Artık 18. yüzyıl başlarında Osmanlılarla Avrupalılar karşılıklı olarak çok yakından tanışır oldular. Pasarofça sonrası Damat İbrahim Paşa sadaretinde eskiye nazaran dışarıya gönderilen elçilerin ve temsilcilerin sayıları ve icraatlarında artışlar görüldü. Paris, Viyana, Varşova, Lehistan ve Rusya‟ya giden bu elçiler yalnızca diplomatik ve ticarî görüşmelerde değil Avrupa diplomasisi, kültürü, sanatı, sanayii, tarımıyla birlikte askerî ve teknolojik gücü hakkında bilgi edinmeye ve bunları birer rapor halinde sunmaya başladılar. Bu ülkelere giden elçilerden Osmanlı İmparatorluğu‟nun aydınlanmasında en tesirli rapor Paris’e (1720-1721) giden Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi’ninkidir. Özellikle bu rapor tesirini hızlı bir şekilde gösterip Osmanlı demir perdesindeki ilk ve en önemli gedik olarak anılacaktır. Sadece üst düzeyde değil aynı zamanda Osmanlıların önemli ticaret merkezi olan Avrupa şehirlerinde de konsoloslukların açılması da bu sadrazam devrinde karara alındı. Bundan böyle Osmanlılar kendilerini Avrupa’dan tecrit etmeyerek onların iç gelişmelerinden haberdar olup doğu batı arasında bir Entegrasyo’nun ilk adımlarını da atmaya başladılar.
Yirmisekiz Mehmed Çelebi’nin Paris’ten getirdiği Fontainebleau sarayı resimleri ve diğer mimari sanatsal değerdeki teyzinat ile Fransa kralı ve çevresindekilerin hayatları model olarak alınmaya başlanmıştı. Zaten 18. yüzyıl başlarından itibaren Fransa da, Osmanlı İmparatorluğu kadar çok kötü durumda olmasa bile nekahet ve gerileme dönemine girmişti. Damat İbrahim Paşa’yı örnek alan birçok Osmanlı ileri gelen devlet erkânı ve zenginleri Boğaziçi ve Haliç çevresinde yeni konaklar, köşkler ve saraylar inşa ettirmeye başladılar. Bu yeni oluşan muhitteki saray ve köşklerin bahçelerinde ince zevkin ve yüksek kültürün süs bitkileri, işlemeli çeşmeler ve Ģadırvanlar yapıldı. Süs bitkileri arasında özellikle lale çiçeği yetiştirilmesine o kadar önem verildi ki o döneme Lale Devri denildi.
Osmanlılarda Damat İbrahim Paşa’nın başlattığı bu hareketlilik sadece saraylar, köşkler ve eğlence alemleriyle sınırlı kalmadı. Bu dönemde başta edebi eserler olmak üzere kültürel ve bilimsel eserlerin Arapça ve Farsçadan Türkçe’ye çevrilmesi için bir heyet oluşturuldu. Bu sayede Türkçe lügat kullanılmasının yaygınlaşması da sağlanılmış oldu. Bu heyetin çevirmenlerinin birkaç Batılı tarih, felsefe ve astronomi eserini de Türkçeye tercüme ettiği görülmektedir. Bu gibi sınırlı çeviriler geleneksel Osmanlı toplumunun zihinlerine belli bir ölçüde etki yapmıştı. Ancak hiç birisi Osmanlı diplomatik temsilcileri olan elçileri veya murahhas heyetleri kadar etkili olamamıştı. Zira bunlar Avrupalılarla ve onların askerî gücüyle savaş alanlarında karşılaşan veya elçi olarak onların başkentine giden Müslüman Türklerdi. Bunlardan Yirmisekiz Çelebi Mehmed’in Babıâli’ye sunduğu sefaretnamesi Batı uygarlığının en gelişmişlerinden birisi olan Fransa ve Fransız toplumu, kültürü, sanatı, sanayii, ekonomisi, tarımı, ticareti, sağlık kuruluşları ve askerî eğitimi dahil birçok bilgiler Osmanlılar üzerinde derin etkiler bıraktı.[3]   Elçilik bu dönemde Osmanlı Devleti üzerinde olumlu bir etki bırakmış ve Avrupai tarzdaki yenileşmenin öncüsü olmuştur.
1793 yılına gelindiğinde ise Sultan III. Selim geçici olan elçilikleri ilk kez daimî (ikâmet) elçiliklere çevirerek, Osmanlı diplomasisinde sürekli diplomasi anlayışını başlatmıştır. [4]
İlk sürekli Osmanlı elçiliğinin Fransa’da kurulması düşünüle bilirdi çünkü padişah III. Selim, Fransa’ya karşı özel bir yakınlık duymaktaydı. Ancak, bu tarihlerde Fransa’da bir devrim olmuş ve iktidara yeni bir rejim gelmişti. Henüz diğer devletler tarafından tanınmayan bu rejimi Osmanlı Devleti ilk olarak tanıma cesareti gösterememiş bu nedenle, Fransa’da sürekli elçilik kurulmasından bir süre vazgeçmiştir.
Bu nedenlerden dolayı ilk sürekli Osmanlı elçiliği, 1793 yılında İngiltere’ de kurulmuştu. Londra’ya atanan ilk sürekli Osmanlı elçisi Yusuf Agâh Efendi’ydi. Padişah tarafından Yusuf Agâh Efendi’ye “Büyük elçi” aşaması verilmişti. [5] Yusuf Agâh Efendi’nin yanında, sır kâtibi Mahmut Raif Efendi, biri Müslüman,  diğeri Hristiyan olmak üzere, iki maiyet memuru ve iki Rum tercüman bulunmaktaydı.[6]  Osmanlı Devleti’nde, azınlıkların Batı dillerini iyi bilmelerinden dolayı, çok önemli görevlere getirilmişlerdir.
1793 yılında Yusuf Agah Efendi’nin Londra’ya tayin edilmesinin ardından Paris, Viyana ve Berlin gibi Avrupa siyasetinin belirlendiği büyük merkezlerde elçilikler kurulmuş ve bunlar 1821’e kadar görev yapmıştı. Ancak daimi görevle gönderilen elçilerin büyük bölümünün yabancı dil bilmemesi, Rum tercümanların, maslahatgüzarların etkisinde kalmaları kimi zaman sorunlar çıkarıyordu. Yunan ayaklanmasının başladığı dönemde Rum maslahatgüzarların Babıâli’ye yanlış bilgiler aktarmaları sonucunda II. Mahmut bu görevlilerin hepsini birden azletti.[7] Daim elçilik uygulaması 13 yıl süren kesintinin ardından, tekrar II.Mahmud zamanında 1834’te yeniden başlamış ve bir daha da kesintiye  uğratılmamıştır. [8] 18. yüzyılda elçiler temsil görevlerinin yanı sıra Batıyı tanıma ve algılamada aracı yol üstlenmişlerdir.
III. Selim’in başlattığı bu süreç 1815 Viyana Kongresi ve sonrasında 1818 yılında yapılan ve uluslararası kor diplomasi kurallarının belirlendiği Aix la Chapella Antlaşması’na kadar devam etmiştir. Bundan sonra diğer Avrupa devletleri Osmanlı Devleti de uluslararası diplomasi kurallarını kabul etmiştir.  [9] Böylelikle Osmanlı Devleti, rakip bile olarak görmediği Avrupa devletlerinin uluslararası kullarını kabul ederek, kendi belirlediği diplomasi kurallarını terk etmeye mecbur hale getirildi.
Elçilerin Görevleri ve Sefaretnameler
Osmanlı Devleti’nin, ilk devirlerinde yabancı devletlere yolladığı elçilerin sınıfı ve derecelere ayrıldığı hakkında kesin bir bilgi bulunmamaktadır.  16. Yüzyıldan itibaren,   Büyük elçi veya Orta elçi olmak üzere iki sınıfa ayrıldıkları ve nispeten basit bir memuriyetle ve ya yalnızca bir mektup götürmek vazifesinde bulunan kişi Nameres denildiği bilinmektedir. Bazen daha tali hizmetler için de zaman zaman Çavuş adı altında hariciye memurları gönderilmiştir.
Kendilerine elçilik görevi verilenlere, dönüşlerinde geri alınmak üzere, yurtdışına çıkmalarından önce “ Defterdarlık”, Nişancılık”, “ Beylerbeyliği” ya da “Kazaskerlik” gibi yetkiler verilirdi. “Orta elçi” olarak gönderilenlere defterdarlık, nişancılık, veya Mekke rütbesi; “büyük elçi” olarak gönderilenlere Rumeli veya Anadolu Beylerbeyliği; İran’a gönderilen elçilerden ulema sınıfından olanlara ise, Anadolu Kadaskerlik rütbesi verilirdi. [10] Osmanlı elçilerinin seçiminde, genellikle, büyük bir titizlik gösterilirdi. Elçilerin, iki ülke arasında barış ve huzuru gerçekleştirecek ya da sürdürecek nitelikte bir kişi olması gerekirdi.
Elçiler, ün ve onur sahibi ve yabancı dil bilen kişilerden seçilirdi. Osmanlı Devleti’ni ad hoc elçilik döneminde elçi seçimi yapılırken bu koşullar aranmaktaydı. Hatta yabancı dil bilmelerinden dolayı, 16. yüzyılda, aslen Alman ya da Lehli olan bazı kişilerin de elçi yapıldıkları görülmüştü.
Elçilik olarak seçilenlerin çoğu, savaş sırasında esir olarak ya da küçük yaşlarda İstanbul’a getirilip, Enderun okullarında okutularak, Müslüman olmuş bilgili kişilerdi. Kökeni Türk olan Osmanlı elçileri ise, en iyi aileler arasında seçilirdi.
Osmanlı Devleti, elçilerini başlıca şu nedenlerle yabancı ülkelere gönderirlerdi. Barış antlaşmaları ya da ticari sözleşmeler imzalamak, barış önerisinden bulunmak, barış görüşmeleri ya da arabuluculuk yapmak. Herhangi bir antlaşmanın maddelerini görüşmek, iyi dostluklar kurmak, var olan dostluk ilişkileri daha da pekiştirmek. Osmanlı Devleti’nin alacaklarını toplamak, gönderiliği ülkelerin Osmanlılar hakkındaki görüş ve politikalarını öğrenmek, Osmanlı padişahının tahta çıkışını bildirmek, hediyeler götürmek, Osmanlıların kazandığı zaferleri bildirmek, Avrupa krallarının taç giyme törenlerinde hazır bulunmak, Avrupa krallarını sünnet düğünlerine çağırmak.[11] Osmanlı elçileri genellikle çok kalabalık bir heyetle görev yerlerine giderlerdi.
Elçilerin,  diğer görevi ise Osmanlı diplomasi için önemli bir yer teşkil eden sefaretname[12] yazmaktı. Sefaretnameler, Osmanlı elçilerinin atandıkları devletlerde yürütmekle yükümlü oldukları görevlerin başından gözlemek, izlemek ve gözledikleri ile izlediklerini devletlerine rapor etmesine denir. Sefaretnamelerde, genellikle betimsel nitelikte bilgiler yer alır, siyasal içerik yönünden zayıftır. Osmanlı elçileri, sefaretnamelerinde daha çok protokol yöntem ve kuralları üzerinde durulmuşlardır.
Osmanlı elçileri,  bulundukları devletlerde yaşanan olayları ve gelişmeleri düzenli olarak Babıâli’ye rapor ederler ve bu devletlerin politikalarını ve belli sorunlara ilişkin tutumlarını Babıâli’ye iletirler ve Osmanlı Devleti’nin bu devletlerle yürüttüğü barış görüşmelerinde ya da imzaladığı barış antlaşmalarında arabuluculuk rolünü oynarlardı. Ayrıca atandıkları devletlerin sosyal kurumlarını inceleme, bu devletlerin teknik ve bilimsel düzeyleri konusunda bir kanıya varma ve dillerini öğrenmeleriydi.[13]  Elçiliklerde görevli memurların yabancı dil öğrenmeleri Osmanlı Devleti’nin batılılaşmasında oldukça etkin bir rol oynamıştır.
Sefaretnameler, Batı’yı hemen hemen hiç tanımayan Osmanlı Devleti ve toplumu açısından, batılı uluslara, bunların yaşayış biçimleri, âdet ve görenekleri ile medeniyet düzeylerine ilişkin en doğru bilgi kaynağı olmuştur. Sefaretnameler, her ne kadar siyasî içerik açısından zayıf olsa da, yer alan bilgiler Osmanlı toplumunun yabancı devletlere ilişkin görüş ve düşüncelerini etkileyebilmiştir.




[1] Timuçin Kodaman- Ekrem Yaşar Akçay,” Kuruluştan Yıkılışa Kadar Osmanlı Diplomasi Tarihi ve Türkiye’ye Bıraktığı Miras”, SDÜ Fen Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, S. 22, Aralık 2010, s. 81-82.
[2] “Grekçe asıllı bir kelime olan diploma “ İkiye katlamış şey, kâğıt” anlamına gelir. Kelime eski Yunanca’da “iki levha arasında yazılmış hukuk akdi” içinde kullanılmıştır. Latince’deki karşılığı “ tavsiyenâme veya salâhiyet kâğıdı”dır. Ortaçağ’da resmi devlet dairelerinde diploma yerine “ berat, mektup, belge” manalarına gelen charta, epistola, littera, pagina, briet kelimeleri kullanılmıştır. Fransızca’da diplome “şehâdetnâme, berat, imtiyaz” anlamı taşımakta; aynı kökten gelen Diplomatik ise “ şehâdetnâm, imtiyaznâme ve eski ahid ve kanunlarla berat vb. şeyleri halletme fenni”, daha geniş anlamda “ hukukî ve idarî önem taşıyan belge ve resmî kayıtları malzeme ve muhteva yönünden inceleyen bilim dalı” şeklinde tarif edilmektedir”. Bkz. Mübahat S. Kütükoğlu, “Diplomatik”, TDVİA, C.IX, Ankara, 1994, s.360.
[3] Mehmet Alaaddin Yalçın, “XVIII. Yüzyıl: Islahat, Değişim ve Diplomasi Dönemi (1703-1789)” , Türkler, c.XII, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002, s. 763-72-73.
[4] Uğur Kurtaran, “Osmanlı Diplomasi Tarihinin Yazımında Kullanılan Başlıca Kaynaklar İle Bu Kaynakların İncelemesindeki Diplomatik Ve Metodolojik Yöntemler Üzerine Bir Değerlendirme”,OTAM, 38/ Güz, 2015, s.116.
[5] Hadiye Tuncer- Hüner Tuncer, Osmanlı Diplomasisi ve Sefaretnameler, Ümit Yayıncılık, Ankara 1998, s.19.
[6] Ercümend Kuran, Avrupa’da Osmanlı İkamet Elçiliklerinin Kuruluşu ve İlk Elçilerinin Siyasi Faaliyetleri 1793-1821, TKAE Yaınları, Ankara 1968, s.15.
[7] Cengiz Orhunlu, “ Osmanlı Devletinde Tercümanlık”, Atatürk Konferansları, C.V, TTK, Ankara 1975, s.13-25.
[8] Mehmet İpşirli, “Elçi”, TDVİA, C.XI, İstanbul, s.9.
[9] Kurtaran, “Osmanlı Diplomasi Tarihinin Yazımında Kullanılan Başlıca Kaynaklar İle Bu Kaynakların İncelemesindeki Diplomatik Ve Metodolojik Yöntemler Üzerine Bir Değerlendirme”, s.117.
[10] Faik Reşit Unat, Osmanlı Sefirleri ve Sefaretnameleri, TTK, Ankara, 1987, s.19-23.
[11] Tuncer, Osmanlı Diplomasisi ve Sefaretnameler, s.12-13-14.
[12] Osmanlılar da elçilik heyetlerini belirtmek için kullanılan sefâret tabiri, aynı zamanda bu heyetin başında yer alan elçileri / sefirin faaliyetleriyle ilgili olarak tuttuğu raporları da tanımlayarak sefâretnâme teriminin oluşmasını sağlamıştır. Bkz. Kemal Beydilli, “Sefâretnâme”, TDVİA, C., İstanbul, s.289.
[13] Tuncer, Osmanlı Diplomasisi ve Sefaretnameler, s.26-27-28.