18 Kasım 2017 Cumartesi

Kasım Sürgünü’nün İzahı Üzerine Bir Mülâhaza…

Azad DADAYEV

       Bugün 18 Kasım 2017… Tam 73 yıl bundan önce Ahıska’da yaklaşık 220 köyün tamamen boşaltıldığı bir gündür. Stalin’in kararı doğrultusunda 14’ünü 15’ine bağlayan gece başlayan sürgün, 18 Kasım 1944’de “Ahıska”da son bulmuştur. Ahıska’nın “Tovarnı Tren İstasyonu”ndan “meçhule doğru yol alan ölüm yolculuğu” ise yaklaşık bir ay sürmüştür.

                 Her ne kadar “Sovyet Rejimi” tarafından bu “İntikam Sürgün”ün (ki, “Genocide” de diyebiliriz) izahı açıklan(a)mamış olsa da, konuyla ilgili bazı görüşlerin ileri sürüldüğü âşikardır. Dolayısıyla bu makalemizde onlardan bir kaçını sunmaya çalışıp son takdiri size bırakacağız.
Konunun daha iyi anlaşılması için meseleyi Stalin’in sürgün kararına kadar götürmemiz gerekmektedir. Zira Stalin’in sürgün kararı okununca öyle zannediliyor ki, vatanlarından sökülüp atılacak olan bu insanların her türlü ihtiyaçları önceden tespit edilmiş, malları, canları ve hukukları güvenlik altına alınmıştır. Hatta Sovyet resmi belgelerinde; “her vagon’da bir doktorun (!) varlığını” söyleyenler de vardır. Ki, buna inanmak için koyu bir “Komünist” olmak icap eder. Ayrıca “ilmi siyasete âlet eden” Rus âlimlerinin varlığı da bilinen bir gerçektir.
Gerçekte ise bu sayılanların tamamen aksi bir tutum söz konusudur. Şöyle ki; Bir gece vakti, köyler askerle kuşatılarak kapılar dövülmüş, hiçbir şeyden habersiz bir şekilde kapılarını açan o masum insanlara: “Türkiye sınırından Alman ordularının gelme ihtimaline karşı, kendi güvenliklerini sağlamak için, buralardan içerilere doğru götürülecekleri” yalanıyla, hemen hazırlanmaları emredilmiştir. Birkaç saat içinde; “küfür, tüfek ve dipçikler”le Serov ve Kabulov’un hayvan vagonlarına doldurularak, haftalarca sürecek bir ölüm yolculuğuna çıkarılmışlardır.
Diğer taraftan Devlet Savunma Komitesi Kararı’nın 11. Maddesiyle, halkı sürülen bölgeye 32.000 Gürcü’nün iskân edilmesi emredilmekteydi. Ayrıca 12. Maddede, sürgün halkın bütün mal varlığının, buralara iskân edilecek halka verilmesi, bunların vergiden muaf tutulması, taşınma giderlerinin devlet tarafından karşılanması ve iskânın hemen gerçekleştirilmesi emredilmiştir. Mevzu ile alakalı olarak Conquest şöyle demektedir: “15 Kasım 1944’te bu topluluk sürüldü. Sürülen diğer milliyetlerin aksine Almanlarla iş birliği yaptıkları iddia edilmedi, zaten Almanlar bu bölgenin yüzlerce mil uzağında kalmışlardı. Aslında bakılırsa bu hareket cezai mahiyette nitelenmemiş, bilakis düşmanın ulaşabileceği bir bölgenin tahliyesi olarak gösterilmişti.” Robert Conquest’in ifadelerinden anlaşılacağı üzere Ahıskalı Türkler, bu bölgenin Alman eline geçebileceği bahane edilerek evlerinden çıkarılmıştı. Aslına bakılırda bunun inanılacak bir tarafı da yoktur. Nitekim 1944’te yıkımın eşiğinde olan Alman ordusunun buralara gelmesi mümkün değildi.
Türkiye sınırına yakın bölgede yerleşen “Türklerin sürülmesinin asıl sebebi ise siyasi ve stratejikti.” Zira sürgün hadisesinden bir yıl sonra Sovyetlerin, Türkiye’nin kuzeydoğu illerini yani “Kars, Ardahan ve Artvin”i istemiş olması bu görüşü doğrulamaktadır. Nitekim hadiseyi nakleden kaynaklardan birinde şu ifadelere yer verilmektedir: “7 Haziran 1945 yılında Molotof, Türkiye sefiri Selim Sarper’den Doğu Anadolu’daki Kars, Ardahan ve Artvin vilayetlerini resmen talep etti. Sovyet sefiri Vinogradov 22 Haziran 1945’te bu talepleri Sovyet-Türk dostluğunun şartı olarak tekrarladı”. Ayrıca “Graham Fuller 1986 yılında bir radyo programında sürgünü değerlendirirken: ‘Onların sürgün sebebi, Sovyetlerin, Türkiye üzerine yapmayı düşündüğü bir saldırıda, stratejik önemi olan bu bölgeyi Türk unsurundan temizleme maksadıydı,’ diyerek bu gerçeği bir daha izhar etmekteydi”. Daha sonra diğer halklara vatana dönüş izni çıkarken Ahıskalılara böyle hakkın tanınmamış olması da bunları destekler mâhiyettedir. Dolayısıyla Stalin bu sürgünü, “kafasına koyduğu Kars, Ardahan ve Artvin’i Gürcistan’a ilhak etmek için” bir hazırlık mâhiyetinde gerçekleştirmiştir. Nitekim bazı Batılı gözlemcilerin kanaatleri de bu yöndedir.
 İngiliz yazar Alan Fısher ise SSCB’nin dağılmasından önce kaleme aldığı “Kırım Tatarları” (kanaatimizce “Kırımlı Türkler” için “Tatar” kullanımı doğru bir yaklaşım değildir) isimli eserinde (İstanbul 2009, s. 241) yukarıyı destekler mâhiyette sürgünün izahını şu şekilde vermektedir: “Son zamanlarda Ahıskalı Türklerin de sürgün edilmiş oldukları öğrenilmiştir. Bu husus Sovyet makamlarınca resmen açıklanmadığı gibi kabullenilmemiştir de. Bunun tamamen geçerli bir sebebi de vardır. Evvelce Sovyet Ermenistan’ının Türk hududundaki bir bölgede yaşayan Ahıskalı Türkler Almanlarla hiç işbirliği yapmamışlardır, hatta hiçbir temasları dahi olmamıştır. Buna rağmen Çeçenler ve Kırım Tatarları sürgün edildiği zaman Ahıskalı Türkler de Sovyet Rusya’nın doğusuna, özellikle Özbekistan’a, sürülmüşlerdir. Wimburs ve Wixman, Stalin’in Türkiye Cumhuriyeti üzerinde Sovyet nüfuzunu arttırmak için taleplerde bulunduğu ve Boğazların kontrolünü ele geçirmeye çalıştığı sırada Ahıskalı Türklerin Türk hududundan uzaklaştırılıp yerlerine Sovyet Ermenilerinin getirildiğine işaret etmektedirler. Bu yazarlara göre Stalin Sovyet-Türk sınırında baskı uyguladığı zaman buna mâni olmaya çalışacak bir “Türk kolunun” bulunmamasından emin olmak istiyordu”.
İlaveten “16 Mart 1921 Moskova Antlaşması” sonrası Sovyet yönetimi, “Abhaz, Osetin ve Acarlara Özerk Cumhuriyet” kurma hakkı tanıdığı bilinen bir gerçektir. Bu rağmen “Ahıskalı Türklere böyle bir hakkın tanınmaması, sonrasında halkın lideri durumunda olan binlerce kanaat önderi, aydın ve din adamının hapse atılması, daha önce savaşa alınmazken 1940’tan sonra Ahıskalıların da Alman cephesine gönderilmesi, geride kalanların ise demiryolu inşasında çalıştırılması” vb. gibi uygulamalar daha önceden planlanan sürgünün tam istedikleri bir anda gerçekleştirdiklerini göstermektedir.
Bütün bunlarla beraber Rusların “Ruslaştırma (obruseniye)” yani “Sovyet Halkı Yaratma” politikaları da ihtimal dâhilindedir. Zira Sovyetlere bu konuda engel teşkil edebilecek yukarıda zikri geçen aydınların yok edilmesi, alfabenin değiştirilerek halkın kültüründen uzaklaştırılması ve özellikle de Türk dilli halkların sürgün edilmesi bu görüşü kısmen destekler mâhiyettedir.
Netice olarak Ahıskalı Türklerin sürgün sebebi Sovyet yetkililer tarafından hiçbir zaman açıklan(a)mamıştır. Çünkü Sovyetler, Ahıskalıların sürgün edildikleri Orta Asya’da diğer Türk boylarına karışıp asimile olacağını ve böylece sürgünün izahına gerek kalmayacağını düşünmüşlerdir.
Ayrıca “Kasım Sürgünü”nün Uluslararası camiaya duyurulması, Ahıska’dan sürgün edilen “Raşid Seyfatov’un 14 Ağustos 1972 tarihli dilekçesiyle” olmuştur. Zira Seyfatov mezkûr dilekçe’yle, zamanın Sovyet Komünist Partisi Genel Sekreteri BREJNEV, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kurd WALDHEİM ve Türkiye Başbakanı Ferit MELEN’e “Vatana Geri Dönüş Mücadeleleri ve Hâldeki Durumu” arzetmiş ve böylece “Ahıska Sürgünü Uluslararası Arena”da duyulmaya başlamış olsa da, geri dönüşle alakalı her hangi bir olumlu netice alınmamıştır.
Netice olarak Sovyet rejimi bu milletin tarih boyu dâsitâni müdafaasını bildiği için hileyle sürgün ettiği bilinen bir gerçektir. Zira 1828 Ahıska müdafaası ve Ahıskalıların dâsitânı duruş sergilemesi Rus ve Batılı yazarlar tarafından dahi övgüyle anlatılmaktadır. Onlardan birisinde: “Türk kadınları, ellerinde kılıç bulunduğu hâlde Rus askerleri üzerine aslanlar gibi hücum ve savlet ederek savaşıyorlardı.” denilmektedir.
Ve son olarak Refîk Ahmet Muhtar Paşa’nın bu necip halk için söylediği şu ifadelerle nihayete erdirmek istiyoruz: “Ahıskayı savunan kahramanlar, Türkiye Devleti’nin askeri nâmusunu bu savaşta muhafaza etmişlerdir. Mukaddes cumhuriyetimiz bârekallah Türklüğün her eksiğini tamam, her şeyini ikmâl ve ihya ediyor. Hiç şüphe yok ki, bir gün gelecek, muazzam Türk milleti adına can cömertliği ederek insanlık tarihinde emsali görülmedik bir arslanca müdafaada bulunan Ahıska mücahitleri ve gazileri adına münasip bir yerde muhteşem ve muazzam bir âbide dikilecektir!”