4 Temmuz 2017 Salı

Bir Öğretmenin İtirafları…

Azad DADAYEV

İkinci Uluslararası Ahıskalı Eğitimciler Buluşması (03-29 Temmuz 2017)” programı için İstanbul’dayız. Öncelikle Rabbim utandırmasın! Bu konuda samimi olan kullarından eylesin! Zira “samimiyet devamlılığın bir göstergesidir” diye düşünmekteyiz.
     Gelelim esas mes’eleye. Daha ayağının tozuyla Rusya/Rostov'dan gelen bir öğretmenle sıcak sıcağına diyalog halindeyiz. Açıkçası Türkiye’ye yeni gelen, buraları ilk kez gören öğretmen kardeşimizin izlenimleri illa ki her kesin dikkatini çekmeli. Ki, bizim de çekti.  Kardeşimiz gerçekten dehşetler içerisinde. Bize düşende hayretler içerisinde anlattıklarını “Tarihe Düşülen Not” kâbilinden siz kardeşlerimizle de paylaşmak.
Acaba cennet vatan Türkiye, güzelim İstanbul dışarı da nasıl tanınıyordu? Veya dışarıdan nasıl gözüküyordu? Hatta ismine de Dışarıdan Bakan Birisinin Gözüyle İstanbul” diyelim. Her ne kadar Ahıskalılar içeriden olsalar da vakıa şu ki, yaklaşık iki asırdır dışarıdayız.
Evet, öğretmenimizin hayret dolu ifadelerini aynen aktarıyoruz:
- “Türkiye’de darbe oldu ya, bizim orada TV'ler hâlâ her tarafta askerler dolaşıyor şeklinde gösteriyor. Ben buraya gelene kadar zannediyordum ki her taraf asker dolu. Hâlbuki sadece havaalanında iki jandarma gördüm o kadar. Hatta babama buraya geleceğimi söyleyince bir an gönderip göndermeme konusunda tereddüt etti. Oğlum gidersen başına bir iş gelir diye… Maalesef TV’ler bize Türkiye’yi böyle tanıtıyor.” Öğretmen kardeşimiz bunları anlatırken Malcolm X’ın şu muhteşem tespitini hatırlamamak mümkün değildi elbet: “Eğer dikkat etmezseniz medya, mazlumlardan nefret etmenize ve zalimleri sevmenize sebep olur.” Medya bu işte… İsmet ÖZEL’in ifadesiyle “Mürşidi medya olanın kafasından başka her yeri işler.” Bu konuda gayet dikkat ve rikkatli olmamız icap eder tabii ki. Daha sonra bendeniz bu mahzûn anlatımı bölerek söz aldım:
-  Yaaa, görüyorsunuz değil mi kardeşim! Sizlere anlatılan İstanbul ile gerçek İstanbul arasında dağlar kadar fark var. Demek ki, sizler kameramanın gözüyle olaylara bakmışsınız. Oysaki asıl gösterilmek istenen gerçek, kamera arkasında. Dolayısıyla burada gördüğünüz gerçek güzellikleri gittiğiniz yerlerde anlatmanız lazım. Hah, burada da yok mu maraz/mıraz insanlar.? Onlar ise bize kalsın.
Bu ara cümleden sonra, Türkiye’ye geldiği daha yarım gün olalı gittiği, gördüğü her tarafı bir eğitimci edasıyla gözlemleyen kardeşimiz sözlerine kaldığı yerden şöyle devam etti:
- “Türkiye’ye daha önce de gelmek istiyordum amma demek ki bu günlere kısmetmiş. Hele sonunda “Ahıska Ziyareti”nin olması ise daha heyecan verici. Allah (c. c.) sizlerden razı olsun!.. Türkiye gerçekten güzel bir ülke. Hatta uçaktan bakınca sema’dan daha güzel gözüküyor her taraf. Ayasofya’nın, Sultan Ahmed Camiileri’nin olması ise İstanbul’a başka bir güzellik katıyor. İnşallah oraları yakından görmek bizlere de nasip olur.
Ha birde bu Osmanlı Türkleri’nde şunu gördüm. (“Osmanlı Türkleri” tabiri de dikkatimizi çekti açıkçası. Hâlbuki biz Ahıskalılarda bir anlamda Osmanlı bâkiyesiyiz. Öğretmen kardeşimiz muhtemeldir ki tarihe tam vâkıf değildir. Program sonunda bizlerinde “Osmanlı’dan Zorla Koparılan Türkler” olduğumuzu itiraf edecektir illa ki.) Çok cana yakın insanlar. Hatta sürücüleri dahi çok mülayim insanlar. Bizim oradakiler gibi agresif/saldırgan değiller. Bizim sürücüler yaya geçidinde Allah’tan korkmazsa seni ezer, arkasına bakmadan çeker gider. Âdeta bedevi insanlar. Orijinal tabiriyle ‘dikiy’ insanlar.”
Daha sonra konu nasıl döndü dolaştı askerliğe geldi ve tarihe altın harflerle yazılacak şu hatırasını anlattı genç öğretmen kardeşimiz:
- “Askerdeyim. Rus komutan bana dedi ki ‘seni Ermenistan’a göndereceğim.’ Ben kesin bir üslupla ‘Ermeniler biz Türklerin düşmanıdır. Siz bunu daha iyi biliyorsunuz. Bir Türk Ermeni toprağını asla korumaz. Kesinlikle gitmem… Şayet zorla gönderirseniz bu sefer Türkiye’ye kaçarım.’ Benin bu konuda ne kadar ciddi olduğumu anlayınca ‘sen başımıza bela mısın’ diyerek göndermekten vazgeçti.”
Evet, gerçekten asil bir duruş sergilemiş genç kardeşimiz. Gazi Mustafa Kemal; “Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!”  derken bu kanı mı kastediyordu bilemeyiz amma Namık Kemal: “Ecdâdımızın heybeti ma'rûf-u cihândır, / Fıtrat değişir sanma bu kan yine o kandır” derken, sanki bu asil duruşu özetliyordu. BAŞKA SÖZE NE HÂCET!..
Konu askerlikten açılmışken son olarak mevzuyla ilgili bir hatıramız’la nihayete erdirmek isteriz. Nasıl olsa mevzu askerlik olunca herkesin anlatacağı bir hatırası vardır elbet. Hatta itiraf edelim ki, altı ay veya bir yıl askerlik yaparız kahramanlık öykülerini bir ömür boyu anlatırız. Tabii ki bu da Türk olmanın bir gereğidir diyelim ve gelelim hatıraya.
Yıl 2001. Tam bir haftalık (askeriye olduğu için kesin rakam) mezuniyet sonrası askeri üs’e geri dönüyordum. Yolu yarı etmiştik ki, üst düzey rütbeli birisi (Mayor) minibüse bindi ve benim oturduğum arka koltuğa doğru ilerleyerek yanıma oturdu. Tabii ben biraz tedirgin oldum. Nasıl olsa yanında ki bir komutandı. Askeri bir kıyafette görünce komutana yakışır bir edayla:
-  “ Selam asker!..” Ürkek bir sesle:
-  Selam…
-  “Nereye gidiyorsun asker!?..”
-  Qazakh Askeri Üssüne komutanım!
-  Nerelisin asker!? (Her soruda da asker kelimesini tekrar ediyordu nedense)
-  Saatlı’da yaşayan Ahıskalı Türklerdenim komutanım! Biraz duraklar gibi oldu sonra Ahıskalıları tanıyormuş gibi başını sallayarak bir “Hmm” çekti.
-  “Komutan nasıl olsa bizleri tanımıyor. Oh be! Soru yağmurundan kurtuldum” diye içimden geçirirken şu can alıcı soruyu sorunca adeta tokadı yedim yüzüme:
-  Sen biliyor musun Ermeni Taşnakları siz Anadolu Türklüğünün, özellikle de Ahıskalıların üç kez düşmanınız?.. Bu beklenmedik soru karşısında adeta dona kalmış ve yine ürkek bir ses tonuyla sadece -Bilmiyorum komutanım diyebilmiştim.
Sağ tarafımda oturan komutan anınca celallendi ve celalli suratıyla yüzüme bakarak şu tarihi sözleri kalbime nakşetti:
-  “Bileceksin, öğreneceksin asker!.. Tarihini bilmezsen aynı olayları bir daha, bir daha yaşarsın… Bileceksin Ermeni kimdir, Türkler kimdir?.. Sovyet bize tarihimizi kısmen unutturdu faturasını 1992’de Hocalı’yla ödedik…”
O gün kendimden o kadar utanmıştım ki belki de ilk kez “keşke yer yarılsaydı da yerin dibine girseydim” diye geçirmiştim içimden. Hayatım boyu hiç unutamayacağım bu dertli komutan bana gayet güzel bir “ders” vermişti.
Aradan yıllar geçti… Ahıska tarihini araştırdık, gördük ve tarihe şahitlik ettik ki komutan; “ERMENİLER SİZİN ÜÇ KEZ DÜŞMANINIZDIR” derken ne kadar da haklıymış meğer.  Nasıl mı? Buyurun:
1.    1828 - 1829 Osmanlı - Rus Savaşı ve Ahıska’da Ermeni Düşmanlığı…
2.    1914 - 1923 Birinci Dünya Savaşı, Milli Mücadele ve Ahıska ve Anadolu’da Ermeni Düşmanlığı. Özellikle de “1918 Kars Kalo/Derecik Köyü Ermeni” Mezalimi…
3.    1988 - 1994 Azerbaycan Karabağ Sorunu/Savaşları ve Ermeni Düşmanlığı/Mezâlimi... Özellikle de 26 Şubat 1992 Hocalı Mezalimi…
Evet, tarih böyle bir şey işte… Hülâsa:
“Tarih canlı bir olgudur…”
“Tarih evrenin vicdanıdır…”
“Tarih milletlerin hafızasıdır…”
“Tarihsiz toplumlar ‘talihsiz’ toplumlardır…”
 “Tarihini kaybeden milletler, hafızasını kaybetmiş sayılır…”
Ve son olarak: “TARİH GEÇMİŞLE İLGİLENİR AMA GELECEĞİMİZİ BELİRLER.” Belki de bu yüzdendir ki ecdâd ise tarihin tarifini şöyle verir:
“TARİH İLMİ, FÂİDESİ HERKESE ŞAMİL OLAN BİR İLİMDİR. ULEMÂNIN ZEKÂSINI ARTIRMAKTA, FUKAHÂYI UYARIP BASİRET GÖZÜNÜ AÇMAKTA, ÂVÂMI ESKİ BİLGİLERE, HAVÂSI DA GİZLİ SIRLARA VÂSIL ETMEKTEDİR...”


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

YASAL UYARI: İçeriklerin bütünü veya bir kısmının kaynak gösterilmeden kullanılması yasaktır!!!