18 Mayıs 2017 Perşembe

Kırım’da Soykırım; 18 Mayıs 1944

Azad DADAYEV


“Ant etkenmen milletimniñ yarasını sarmağa
Nasıl bolsun eki qardaş birbirini körmesin?..”

Bu dizelerle başlayan şiir, 9 Aralık 1917’de toplanan “Kırım Türkleri Millî Kurultayı”ında “Millî Marş” olarak okunmuş ve muhtemeldir ki 1944 Sürgünü sonrası da Kırımlıların “Vatana Dönüş Mücadelesi” için ilham kaynağı olmuştur.

Kırım Türkleri… Ahıskalı Türklerle aynı kaderi paylaşan bir diğer Türk topluluğu… Her ne kadar bazı çevrelerce “Tatarlar” olarak bilinse de kanaatimizce doğru bir tabir değildir. Zira kadim Türk yurdu olan Kırım, aynı zamanda Deşt-i Kıpçak (Kıpçak Bozkırı) coğrafyasının bir parçasıdır. Bununla beraber “Tavırlar, İskitler, Hunlar, Kuman- Kıpçaklar, Altın Orda, Hanlıklar ve Osmanlı dönemleri”nden sonra da Rusların hâkimiyetine sahne olan Kırım, tarih boyu toplumların buluşma noktası olmuştur. Dolayısıyla Altın Orda bâkiyesi olan Kırım Türkleri Kıpçaklara mensup bir Türk Boyu olarak bugün varlığını devam ettirmektedir. Nitekim sırf Müslüman Türk Boyu olduğu için de ister Çarlık Rusyası isterse de Sovyet Rusyası tarafından diğer azınlıklar gibi “Kırım, Kıyım ve Soykırım”lara maruz kalmışlardır. Bu hazin serüveni sağır Dünya’ya duyurmaya çalışan yine Kırımın bağrından çıkan, tabir caiz ise bağrı yanık Cengiz DAĞCI olmuştur. Zira DAĞCI’nın, “Onlar da İnsandı”, “Korkunç Yıllar”, “Yurdunu Kaybeden Adam”, “Ölüm ve Korku Günleri” gibi romanları okuyucularının adeta yüreklerini dağlamaktadır.
Evet, Karadeniz’in Kuzeyinde stratejik bir mevkide yer alan Kırım da, aynen Ahıska gibi Rusların odağı olmuştur. Bu mânâda “İstanbul Kilidi” diyebileceğimiz bu beldeler daha sonra Rusların istilasına maruz kalarak netice itibarıyla sürgünle sonuçlanmıştır. Şöyle ki; Fatih döneminde Devlet-i Aliye’ye ilhak olan Kırım, 1774’de Kırım Hanlığının Osmanlı himayesinden çıkarılmasıyla, Rus istilasına uğramış ve çeşitli baskılarla bölgede yaşayanların hayatı karanlık bir ortama çevrilmiştir. Nitekim Rus istilasından sonra toplu göçler başlamış ve 1785-1800, 1828 - 1829 ve 1860 - 1861 yılları arasında bu göçler hız kesmeden devam etmiştir. Dolayısıyla bu göç ve sürgün neticesinde XX. Yüzyılın başına kadar yaklaşık 1.200.000 kişinin terk-i diyar ettiği tahmin edilmektedir. (Geniş bilgi için bkz: DEVLET, Nadir, Rusya Türklerinin Milli Mücadele Tarihi [1905-1917], 2. Baskı, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1999, s. 17.)
1791’de Ruslarla Osmanlı arasında imzalanan “Yaş Barış Antlaşması”yla Devlet-i Âliye, Kırım’ın Rusya’ya ilhakını resmen tanımak mecburiyetinde kalmıştır. Bir zamanlar Ruslar için büyük tehlike arzeden, hatta küçük bir kara devleti olan “Moskova Knezleri”nin Osmanlıyla görüşmesine aracılık yapan Kırım Hanlığı, artık tamamen Rusların istilasına girmiş oluyordu. Zira ana hedefleri Osmanlı, emelleri sıcak denizlere inmek olan Rusların ilerlemesi için artık bir engel kalmamıştır.
Bu emel doğrultusunda Çar I. Nikola’nın ağzıyla Osmanlıya “Hasta Adam” lakabını takan Çarlık Rusya, Devleti Aliye’nin daha fazla gelişmesine fırsat vermemek için, bazı bahanelerle Osmanlıyı sürekli tahrik etmiştir. Bu tahrikler sonucu Osmanlı 1853’te “Kırım Harbi”ne girmiş ve 1856’da yapılan “Paris Antlaşması”yla bu savaşta sona ermiştir. Bütün çabalara rağmen Osmanlı Devleti Kırım’ı elde edemediği gibi Kırım’da da mezâlim hiçbir zaman susmamıştır. Bunun bir neticesi olarak da takip eden yıllarda yaşanan mezâlimler “Destan ve Şiirlerle” dile getirilmiştir. Zira mezkûr mezâlim “Kırım Destanı’nda şöyle tavsif edilmektedir:
“Takdir-i ezelden emri Hüdâ’nın,
Böyle iken yazı geldi zuhura…
Zulüm ateşine düştük ne çare,
FENA MÜŞKÜL OLDU HALİ KIRIM’IN!..
Bahçesaray şehrinde yapıldı kışla,
Ciğerler püryan oldu ateşle…
Yalvardık Krala; ‘Bizi bağışla!’
FENA MÜŞKÜL OLDU HALİ KIRIM’IN!..
Kalmadı Kırım’ın şanı şöhreti,
Terk etmeyiz din yolunda gayreti…
Yol buldukça vazgeçmeyin hizmetten,
FENA MÜŞKÜL OLDU HALİ KIRIM’IN…” (Destanın tamamı için bkz: ÖZENBAŞLI, Ahmet, Çarlık Hâkimiyetinde Kırım Faciası, 1. Baskı, Kırım Halkbilim Araştırma Gençlik ve Spor Kulübü Derneği Eskişehir 2004, ss. 66-68.)


Kırım mezâlimi sadece Çarlık Rusya’yla kalmamış Sovyetler Birliği döneminde de devam etmiştir. 1940’lara gelindiğinde ise bu mezâlimle beraber toplu katliamlara da yer verilmiştir. Bunlara maruz kalanlardan biri de Kırım Türkleriydi. Esasında Sovyetler Birliği’nde toplu sürgünler ilk kez 1944 senesinde yaşanan bir olay değildi. Özellikle 1930’lu yıllar ile 1950’li yıllar arası birçok halkın yaşadıkları yerlerden sürülerek ülkenin başka bölgelerinde, zor şartlar altında yaşamaya terk edildikleri dönem olarak hatırlanmaktadır. Zira Sovyetler Birliğinin izlediği bu sürgün politikası sonucunda, II. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında ülkede toplam olarak 3.332.580 kişinin, yaşadığı topraklardan çıkartılarak Sovyetler Birliği’nin diğer bölgelerine yerleştirildiği ve 1948-1949 yıllarında bu sayının ölüm, sürgünlükten serbest bırakılma gibi sebeplerle 2.275.900 kişiye indiği belirtilmektedir.
Bütün bunlarla beraber II. Dünya Savaşı sırasında yapılan toplu sürgünlerin genel bilançosunu verecek olursak şöyle devam edebiliriz:
Sovyet Almanı
774.174 kişi
Kulakler (Her halktan mevcut zengin köylüler)
557.121 kişi
Çeçen-İnguş
400.478 kişi
Tatar (Kırım Türkü), Bulgar ve Kırımlı Rum
193.959 kişi
Savaş tutsağı Alman
121.459 kişi
Vlasovcu (Savaşta Alman safında yer alan Rus askeri)
95.386 kişi
Ahıskalı Türk, Kürt, Hemşinli
86.000 kişi
Kalmuk
81.673 kişi
Karaçay
60.130 kişi
Balkar (Malkar)
32.817 kişi
Yukarıda da yer yer ifade ettiğimiz gibi Stalin dönemi toplulukların sürgün operasyonu II. Dünya Savaşı’nın yoğun olarak hissedildiği ve Alman işgalinin yaşandığı Kırım’da da kendini göstermiştir. Kırım’ın Alman işgalinden kurtarılmasından sonra, Sovyet hükümeti tarafından süratli bir şekilde bölgenin Slav olmayan unsurlardan temizlenmesine başlanmıştır. Bunun yanısıra savaş sonrasında Kırımlı Türkler Kremlin iktidarı tarafından “Alman İşbirlikçisi” olarak suçlanıp toplu sürgüne tabi tutulmuşlardır.
Bütün bir halkı topraklarından çıkaracak olan sürgün operasyonunun tarihi, Stalin tarafından yayınlanan kararnamede 20 Mayıs olarak tayin edilmiş olmasına rağmen, bu tarih Beriya’nın talimatıyla iki gün önceye alınmış ve Kırımlı Türklerin sürgünü 18 Mayıs 1944’te saat 03.00 civarında başlamıştır.
Ahıskalı Türklerle aynı kaderi paylaşan Kırımlı Türklerin sürgünü de son derece insanlık dışı olmuştur. Organize ve zamana karşı oldukça titiz bir şekilde yapılan operasyonlar “potansiyel tehlikeli” olarak nitelendirilen kişilerin tutuklanmasıyla başlamıştır. Yetişkin erkeklerin büyük bir bölümü Sovyet ordusuna alındığı için, geride kalanların büyük çoğunluğunu kadınlar, çocuklar ve yaşlılar meydana getiriyordu. Sovyet askerleri gecenin bir vakti, daha önceden tespit olunan Kırımlı Türklerin evlerine zorla girerek insanları uykularından kaldırmış ve 15 dakika içinde bulundukları yerlerin meydanında toplanmalarını söylemişlerdi.
Ne olup bittiğini anlamayan ve uykunun vermiş olduğu şaşkınlığı da üzerinden atamayan Kırımlı Türklerin yanlarına, kararnamede belirtilenin aksine sadece taşıyabilecekleri eşyalarını almalarına izin verilmiş, birçok yerde buna dahi müsaade edilmemiştir. Necip HABLEMİTOĞLU “Yüzbinlerin Sürgünü Kırım’da Türk Soykırımı” isimli kitabında mevzu ile ilgili olarak şu cümlelere yer vermektedir: “18 Mayıs’ı 19’a bağlayan gece, şehir ve kasabalarda yaşayan Türklerin tamamı kendi evlerinde, silahlı askerlerin baskısına uğruyor. Kendilerine çevrilen ‘Thompson’ların (Kalaşnikof’a benzer silah türü) namluları karşısında, elleri kaldırılarak ve duvar dibine dizilerek şu emri alıyorlar: ‘Elde götürecek eşyanızı alın ve 15 dakikada hazır olun…’” (Bkz: Necip Hablemitoğlu, Yüzbinlerin Sürgünü Kırım’da Türk Soykırımı, 1. Baskı, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul 2004, s. 66.)
Uzun süren bir yolculuktan sonra sürgüne maruz kalmış Kırımlı Türkler, Sovyet yönetimi tarafından daha önceden tespit edilen yeni yerleşim yerlerine vardılar. 4 Temmuz 1944’te Beriya tarafından açıklanan bu insanlık dramının sonuçlarına göre, Kırımlı Türklerin tamamı gönderildikleri yerlere ulaşmış, bunlardan 151.604 kişi Özbekistan’a, 31.551 kişi de Rusya Federasyonu’nun çeşitli bölgelerine yerleştirilmişti. Ancak bu açıklamanın yapıldığı tarihte Kırım Türkleri henüz yeni yerlerine ulaşmış değillerdi. Dolayısıyla Beriya’nın yapmış olduğu açıklamadaki verilerin de gerçeği yansıtmadığı anlaşılmaktadır. Böyle olmakla beraber, bu durumun Sovyet yönetiminden hiç kimsenin umurunda olmadığı, onlar için sürgünün başarıyla gerçekleşmiş olmasının daha önemli olduğu gözükmektedir.
Kırım Sürgünü sonrası yaşanan bu elim hadise ise olayın vahametini açık bir şekilde gözler önüne sermektedir. Şöyle ki; “Kırım Türklerinin 3 gün içinde tamamen vatanlarından sürgün edilmesi operasyonunun başarıyla neticelenmesi şerefine 19 Temmuz 1944’te bir tören tertip edilmiş ve operasyonda görev alanlar Sovyet yönetimi tarafından mükâfatlandırılmıştı. Ancak tören sırasında gelen bir haber, Arabat adlı bir Türk köyünün unutularak boşaltılmadığını gösteriyordu. Azak Denizi ile Sivaş arasında yer alan Arabat köyünün halkı balıkçılık ve tuz üretimi ile uğraşan köylülerdi. Kobulov adamlarına iki saat içinde orada tek bir Kırım Türkünün kalmaması yönünde emir verdi. Oysa Kırım Türkleriyle dolu yük katarları çoktan yol almıştı ve onlara yetişme imkânı yoktu. Bunun üzerine Arabat’taki bütün Kırım Türkleri oldukça büyük ve eski bir gemiye bindirilerek mahzene kapatıldılar. Gemi denizin en derin yerine getirilerek ambar kapakları açıldı ve gemi içindeki insanlarla birlikte batırıldı. Bu olay sonunda Arabat köyünde yaşayan Kırım Türklerinden kurtulan tek bir kişi bile olmamıştı. Bu operasyondan sonradır ki, Kobulov Kırım’ın Türklerden ‘tamamen’ temizlendiğini belirten raporunu iletebilmiştir.” (Bkz: ÖZCAN, Kemal, Kırım Dramı, 1. Baskı, Babıâli Kültür Yayıncılığı, İstanbul 2010, ss. 75-76.)
Stalin’in insanlık dışı bu uygulamaları onun ölümüyle birlikte kısmen son bulmuştur. Yerine geçen KHRUŞÇEV, 1956’da Komünist Parti XX. Kongresinde yaptığı bir konuşmada ülkede meydana gelen bütün kanunsuzluklardan ve gayr-i insanî olaylardan Stalin’in sorumlu olduğunu belirterek, onun döneminde birçok topluluğun yaşadıkları yerlerden sürgün edilip haksızlığa uğradığını itiraf etmiştir. Daha sonra peş peşe çıkan kanun ve kararnamelerle sürgüne maruz kalan toplulukların itibarları iade edilmiş, vatanlarına dönmelerine izin verilmiştir. Yalnız Ahıskalı Türkler ve Kırımlı Türkler bu haktan mahrum kalmışlardır. Bu uygulama, Sovyet yönetiminin Türkiye ile yakın ilişkileri olan, Türk sınırına yakın bölgelerde yaşayan Kırım ve Ahıskalı Türklere karşı takındığı tutumun değişmediğini göstermiştir.
Bütün bunlar ve nice mezâlim Kırımlı Türkleri yıldırmadı ve dahi dâvâlarından vazgeçirmedi, vazgeçiremedi. Baştaki Marşta da ifade edildiği gibi “Milletin yarasını sarmaya hep bir ağızdan ant içtiler” ve bu kutlu dâvâda başarılı oldular. Zira 1990 sonrası Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Ukrayna’nın bağımsızlığını kazanmasıyla birlikte, Kırım da Özerk Cumhuriyet statüsünü kazanmış ve sonuç itibarıyla Kırımlı Türklere de vatanlarına geri dönme izni verilmiştir.

Bugün, Ahıskalı Türkler hariç Stalin dönemi sürgün halkların tamamı vatanlarına dönmeyi başarmışlardır. ABD dâhil Dünya’nın 10 Ülkesinde dağınık bir şekilde yaşayan Ahıskalıların bu dâvâsı ise hâlâ devam etmektedir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

YASAL UYARI: İçeriklerin bütünü veya bir kısmının kaynak gösterilmeden kullanılması yasaktır!!!